Kategoriler

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu



Stefan Zweig
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu



Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Almanca aslından çeviren: Ahmet Cemal

Kitap Hakkındaki Düşüncelerim

Bu akşam, aşkın onulmaz gerçekliği içine düşmüş her okuyucumun kirpikleri birbirine çarpana kadar, bir ah çekişin iç titrettiği kadar kısa sürede okuyacağı aşk konulu bir kitabı sunacağım.

Hayatta her eksiğin tamamlanabileceğini söyleyenler olacaktır size, inanmayın. Para, başarı, saygı ve daha nicesinin yeri tekrar tekrar doldurulabilir. Babamın da dediği gibi: "Yerine koyulabilecek her bir şey için üzülmek yersizdir." Ancak konu oldu ya, vardı, aşk denilen semasız dehlize; işte o yolda sıkışıp yıldızların parıltısına ulaşamamanın umarsızlığına düşmek işten bile değildir. Eksikliği tamamlanamaz, çünkü zaten aşka düşmüşseniz bir daha hiç eksikliğini yaşayamazsınız.

Eserin içindekilerden küçük bir kısmını yaşamışlar için, aşkta mutluluk, iç içe geçmiş matruşkalar gibidir; biriktirdiğiniz her anının içini doldurduğu, bir sonrakine duraksız geçtiğiniz bebeklerin en küçüğünün kırık olup kendinden önce gelenlerin her birini kifayetsiz bıraktığı...


Aşk... Ah! Tek hecede ne kolay çıkıyor dişlerinizin arasından değil mi? Titretmeden dişlerinizi... Ne de basit bir telaffuz, manasında binlerce taarruz barındıran...

Ulaşamamaktır aşk, varamamaktır vuslata, yoksa adı aşk olur muydu, sorarım sizlere?

İşte bu eserde aşkı okuyacaksınız. Aşkın ne büyük takıntı -ki tüm takıntıların en güzeli- olduğunu okuyacaksınız; bir kadının, böylesi istediğinde neleri göze alabileceğini... Aşksızın, aşka rastladığında neden bacaklarını ardında bırakırcasına koşması gerektiğini anlayacaksınız. Kaçmalısınız, çünkü bir zamanlar kalemimden dökülmüş olduğu gibi: "Bir kasabada, bir metropolde, kim bilir belki de yıllarca yüzdüğün bir denizin kıyısında karşına çıkacak ve her yerde yanında taşıyacaksın."
 Gerçek aşk, her omzun kaldırabileceği yük değildir. Çıldırabilirsiniz! Evet, çıldırabilirsiniz; tıpkı aşkından delirmiş mahallenizin delisi gibi. 

Stefan Zweig'in, bir kadının psikolojisini/aşkını 55 sayfaya bir mektup tarzında nasıl sığdırdığını, bir aşkın sarsıntılarını kendi kalemine nasıl da özümletip suratımıza cümle cümle fışkırttığını fark edeceksiniz.

Üzüntüsüz okumalar dilerim, saygılarımla,
Ayberk Öğredik



Altını Çizdiğim Satırlar


Ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez.

O andan başlayarak seni sevdim. Biliyorum, kadınlar bu kelimeyi sana, senin gibi hep şımartılan bir erkeğe çok sık söylemişlerdir. Fakat inan bana, seni kimse o kız kadar, yani benim kadar, olduğum ve senin için hep öyle kalan ben kadar köle gibi ve bir köpeğin sadakatiyle kendini adayarak sevmedi, çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. 

Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferlerinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen çocukları gibi onunla böbürlenirler.

Çünkü sen benim için her şeydin, bütün hayatımdın. Benim için her şey, ancak seninle ilintili olduğu ölçüde vardı, hayatımdakilerin hepsi ancak seninle bağlantılı olduğu ölçüde anlamlıydı. Bütün hayatımı değiştirmiştin. O güne kadar okulda kayıtsız ve sıradan bir öğrenci iken, ansızın birinci oldum, gecenin geç saatlerine kadar pek çok kitap okuyordum, zira senin kitapları sevdiğini biliyordum, senin müziği sevdiğine inandığım için birdenbire, neredeyse inatçı bir ısrarla ve annemi hayretler içerisinde bırakarak piyano çalışmaya başladım.

Bir tel gibi gergindim ve varlığının ona her dokunuşuyla tınlıyordum. Hep senin etrafındaydım, hep gergin ve hareketliydim; ama sen beni ancak cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla senin saatlerini sayıp ölçen, yollarında sana duyulmayan nabız atışlarıyla eşlik eden ve senin acele bakışlarının saniyelerin tik taklarının ancak milyonda birinde yöneldiği saatin yayının gerginliğini hissettiğin kadar hissedebiliyordun.

Biliyorum, bütün bunlar, sana burada anlattıklarımın hepsi itici aşırılıklarından ve çocukça çılgınlıklardan ibaret. Aslında onlardan utanmam gerekirdi, fakat utanmadım, çünkü sana olan aşkım hiçbir zaman o çocukça taşkınlıklar sırasındaki kadar tertemiz ve tutkulu olmadı.

Belki tanıdıklar da gelecek ve çelenkler getirecekler ama bir tabutun üstündeki çiçeklerin ne anlamı olabilir ki?

Bir kızın, bir kadının yüzü bir erkek açısından herhalde alışılmadık ölçüde değişkendir, çünkü böyle bir yüz, çoğunlukla bazen bir tutkunun, bazen bir çocuksuluğun, bazen bir yorgunluğun sadece aynasıdır ve aynadan yansıyan bir görüntü kadar çabuk akıp gider, yani bir erkek açısından bir kadının çehrede yarattığı değişiklikler ışık ve gölge oyunu gibidir, giysiler ise her defasında çehreleri farklı çerçeveler için gösterir.

Çünkü sana hiçbir biçimde karşı koymadım, utangaçlıktan kaynaklanabilecek her türlü çekingenliği bastırdım ve bunu da sana olan aşkımın, eğer bilseydin, hiç kuşkusuz seni ürkütecek olan sırrını öğrenemeyesin diye yaptım -çünkü sen, yalnızca kolay, oyun gibi ve ağırlıktan yoksun olanı seversin, bir kadere müdahale etmekten korkarsın. Kendini israf etmektir senin istediğin, herkese, dünyaya ve herhangi bir kurban istemezsin.

Karanlıkta gözlerimi açtığımda ve seni yanımda hissettiğimde, yıldızların üzerimde olmadığına hayret ettim, gökyüzü öylesine yakınımdaydı...

İnsan, ölümün gölgesi üzerine düşmüşse eğer, artık yalan söylemez.

"Orada burada birkaç yabancı eşya duruyordu, fakat hepsi de beni aşina bir ifadeyle selamlıyorlardı."


Stefan Zweig - İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar

Stefan Zweig
İnsanlık Yıldızının Parladığı Anlar


Can Sanat Yayınları
Almanca aslından çeviren: Kasım Eğit

Kitap Hakkındaki Düşüncelerim


Stefan Zweig'in yalnızca ruhsal/kadınsal çözümlemelerin değil, gelmiş geçmiş en iyi biyografi yazarlarından birisi olduğunu bu eser sayesinde fark ettim. Eser, 14 bölümden oluşuyor. Zaten kitabın tanımlaması "on dört tarihsel minyatür" olarak veriliyor ki Stefan Zweig'in kaleminden bilgiselleri sıkılmadan okurken on dört değil, yüz on dört tane tarihsel minyatür okurum diyebilirim.
Bölümler:



1 - Ölmezliğe Sığınış: Büyük Okyanus'un Keşfi
2 - Bizans'ın Fethi
3 - Haendel: Yeniden Hayata Geliş
4 - Bir Gecelik Dahi: Marseillaise
5 - Dünya Çapındaki Saniye: Napolyon Waterloo'da
6 - Goethe: Marienbad Ağıdı
7 - Eldorado'nun Keşfi
8 - Dostoyevski: Bir Kahramanlık Anı
9 - Okyanus Aşan İlk Söz
10 - Tolstoy: Tanrıya Sığınış
11 - Scott: Güney Kutbu için Mücadele
12 - Lenin: Mühürlü Tren
 
13 - Cicero
14 - Wilson’ın Başarısızlığı
Eseri okuyacak olduğunuzu varsayarsak, neler okuyacağınızı -sırasıyla- bir gözden geçirelim:


  • Çatlak Kristof Kolomb'un Amerika'yı taşı toprağı altın diyerek milleti nasıl kandırdığının öyküsü.
  • Yazar, İstanbul'un ablukası sırasında "Kerkaporta kapısının" açık unutulması sonucu fethedilmesini -ki uzun süre boyunca abluka altında kalmış ve surları dövülmekten onarılması güç hale gelmiş İstanbul'un ancak bu şekilde fethedildiğinin anlaşılmaması, yalnızca fetih süresinin taksir edildiğinin bilinmesi gerekir-  muazzam akıcı bir dilde anlatılırken Sultan Mehmet'in, Bizans'ın işgalinden sonra şehir içindeki kilise, evler, -yazar şaşkınlıkla anlatır- kadın ile çocukların da askerlere ganimet olarak sunulmasını anlatır. Evet dostlarım, her tarihsel olay bizim ortaokul-lise kitaplarımızda yazdığı gibi olmadığını bu bölümde fark edebilirsiniz. :)
  • Haendel'in tam bitti dediği yerde hayatının, tekrar üretmek aşkıyla yeniden başladığının anlatıldığı kısım.
  • Fransa'da bir askerin bestelediği marşın nasıl kitleleri harekete geçirdiğini ve insanın(bestekarın) kendi icraatına aslında sonradan nasıl karşıt olabileceğinin anlatıldığı kısım.
  • Bir saniyenin dahi dünya tarihinde nasıl değişimlere yol açabileceğinin anlatıldığı, Napolyon'a olan kulak aşinalığınızla birlikte kendisini tek seferde okutturabilecek kısım.
  • Goethe'nin seksen yaşındayken yirmi yaşındaki bir kıza aşık olduğunun anlatıldığı kısım,
  • Taşı-toprağı altın diye vadedilen Eldorado'nun keşfi anlatılıyor.
  • Şiirsi, epik yapısıyla hoş olan bir kısım.
  • Avrupa ile Amerika kıt'aları arasında yalnızca telgraflaşabilme için döşenen yüzlerce kilometrelik kablonun okurken güldüren, günümüzle kıyaslama yaptıran kısım,
  • İşte benim defalarca okuduğum, okumalara doyamadığım favori bölümüm; Leo Tolstoy'un ölümü nedeniyle bitiremediği oyununu Stefan Zweig'in tamamlamış. Ayrıca sonuna eklenip sahnelenirse diye de not geçmiş. Bir tiyatro oyuncusu olsaydım, kesinlikle bu bölümü oynamak için can atardım. Zweig, her bölümde sular seller gibi bilgi verirken bu bölümde uzun bir soluk alıp kalemiyle muhteşem bir koreografi sunuyor.
  • Hala günümüzde hiçbir ülkenin toprak edinmesine izin verilmeyen Antarktika'nın Güney kutbu için ülkelerin ve şahısların adını tarihe yazdırmak için vermiş Rolduğu mücadelenin anlatılıyor
  • Demir iradeli bir ideolog olan Lenin'in on dört yıl ayrı kaldığı Rus topraklarını devrime uğratma çabasını anlatır.
  • Kitabın sen de mi Brütüs, kısmı. Gerçekten öyle. İçerisinde bir çok faydalı kitap ismi ve yazar ismi var; üstelik çok eski çağlarda geçmiş olmasına rağmen hala önemini koruyan eserlerden söz ediyorum.
  • Wilson İlkeleri'ne hepimiz aşinayızdır, diye düşünüyorum. Wilson'ın toprak paylaşımı yapan ülkelerin arasına atlayıp artık daha çok kan dökülmesin, bu savaş bitsin naralarını attığı kısım.

Altını Çizdiğim Satırlar


Tarih, bir şair, bir dram yazarı olarak işlevini gerçek anlamda yerine getiriyorsa hiçbir şair onu aşmayı denememeli.

İlahların insanoğluna iz bırakan işler başarma şansını bir defadan fazla verdikleri pek görülmemiştir.

Kuşatma altındaki Bizanslıların bu büyük sevinci, gece boyunca sürer. Gece, insan düşüncesini nasıl süsler ve umutları tatlı düş zehriyle doldurursa, kuşatılmışlar da bütün gece boyunca aynı duygu hali içinde oldular; kurtulduklarını, artık güvencede olduklarını sandılar.

Sultan Mehmed'in üstün dehası ve askeri yeteneği bir kere daha tarihteki yerini alır. Hiç kimse onun planının farkında olmamıştır. Bu dahi sultan, bir keresinde kendi kendine şöyle demiştir: "Eğer sakalımın bir teli bile aklımdan geçenleri öğrenmiş olsaydı, onu hemen yolardım.

Daha sonra yerden bir avuç dolusu toprak alır ve başının üzerine serperek kendisinin de ölümlü olduğunu, kazanılan utkuyla böbürlenmemesi gerektiğini anımsamak ister.

Bir tek saatin kaybettirdiği şeyi, bin yıl geri getiremez.

Thus saith the Lord. And he shall pruify. That they may offer unto the Lord
Tanrı böyle buyurdu. Ve O, seni arındıracak. Tanrı'ya kurban adasınlar.

"Tanrı'ya biraz daha yakın olmak ve kulluk etmeye hazır olduklarını ona kanıtlamak için ayağa kalktılar"

Bir sanatsal yapıt zaman içerisinde unutulabilir, yasaklanabilir ve hatta bütünüyle yok edilebilir. Ancak yaratılmasında var olan cevher, ölümsüz kalmasını sağlamayı her zaman bilmiştir.

"Kollarındaki güçlerini iyice yitirmiş, soluk soluğa kalmış iki güreşçi gibi birbirlerine son bir kez daha saldırmadan önce, biraz dinlenmek için beklerler."

Sauve qui peut!
Herkes başının çaresine baksın!

Gözüpek ve ileri görüşlü bir adamın, yirmi yılda kurduğu ve yiğitlik destanlarıyla dolu o görkemli imparatorluk, sıradan bir adamın yüreksizliği yüzünden parçalanıp gitmiştir.

"...Kral Midas gibi kendi altınları içinde boğulur."

Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
Yüzü solgun
Ve sönük.
İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
Bakışları,
Yabancı ve tamamen içine kapanık.
Ve titreyen dudaklarının çevresinde
Karamazovların sarı gülüşü var.

İnsanoğlunu, dünyayla bütünleştirecek olan bu büyük ve tarihsel olaya, telgrafın bulunduğu 1837 yılına, ne yazık ki okul kitaplarımızda çok az yer verilmektedir; çünkü bu kitapları hazırlayanlar, ulusların ve ordu komutanlarının kazandıkları savaş ve utkularını, insanlığın gerçek utkusundan daha üstün tutmaktadırlar.

En çok köpürenler de daha dün en çok şenlik yapanlar ve onu ilahlaştıranlardır.

Ama ben kin yanlısı değilim ve öyle olmak da istemiyorum, hatta halkımıza karşı suç işlemiş ve günaha girmiş olanlar için bile.

İnsan onuruna layık hiçbir düzen zor kullanarak kurulamaz. Silaha başvurur vurmaz, başka bir dikta rejimi kurmuş olursunuz ve böylece yok etmek istediğiniz insanları yüceltirsiniz.

Şuna inanmalısınız ki gerçek kudret, zorbalığa zorbalıkla karşılık vermez.

Bir inanç için acı çekmek, o inanç uğruna adam öldürmekten yüz kere daha iyidir.

İnsanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. Yapılan her iş insanı rahatlatır, hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

Kendi ruhunda yaşamadığın bir inanç uğruna nasıl özveride bulunabilirsin ki!

Sonradan yabancı memlekete gitmiş, dediler. Ama yabancı memlekete sözcüğüyle ne denilmek istendiğini biz biliriz...(faili meçhul)

Büyük Roma İmparatorluğu'nun ilk hümanisti, dönemin en büyük hatibi ve hukuk savunucusu Marcus Tullius Cicero, otuz yıl boyunca imparatorluktan miras kalan yasaları ve cumhuriyeti korumaya çalıştı; söylevleri tarih yıllıklarına, edebi yapıtları Latince yazılmış taş levhalara kazınmıştır. Catilina'nın kişiliğinde anaraşiyle, Verres'in kişiliğinde yolsuzlukla, zafer kazanmış generallerin kişiliğinde de diktatörlükle savaştı. Devlet Üzerine adlı kitabı, dönemin ideal devlet biçiminin ahlaki kanunnamesi olarak kabul edilir. "Hitabet Üzerine" "Res Publica" "Yükümlülükler Üzerine"

"... tereddüt göstermesi ve dikkatli davranma gereği duyması, tüm gücünü elinden alır ve onu hareketsiz kılar."

Ben, hiçbir şey yapmadığım anlarda, hiç olmadığım kadar aktif oldum, yalnız kaldığım anlarda bile hiç yalnızlık çekmedim.

Bir devletteki gerçek uyum ancak bireyin üstlendiği kamu görevinden kişisel çıkar sağlamak yerine kendi çıkarını toplumun çıkarının gerisinde tuttuğu zaman oluşabilir.

Roma bir gecede büyük Caesar'ın yerine geçecek üç küçük Caesar'a sahip olur.

Neque turpis mors forti viro ptest accedere.
Karakteri sağlam insanlar için utanç verici bir ölüm yoktur.

Cicero, silahsız ve karşı koymadan, ihtiyarlamış başını, olağanüstü güzellikteki şu ünlü sözle katillerine sunar: "Non ignoravi me mortalem genuisse," yani "Ölümlü olduğumu hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım."

Interest oes not bind men together, interest separates men.
Çıkarlar insanları birleştirmez, çıkarlar insanları birbirinden ayırır.



Kitaptaki Bilmediğim Kelimeler


Bu kısmı, olur da zaman bulursam yakın zamanda ekleyeceğim.
























0

27 Şubat 2019 Çarşamba

Grigory Petrov - Beyaz Zambaklar Ülkesinde



Yazar: Grigory Spiridonoviç Petrov
Antik Dünya Klasikleri


Kitap Hakkındaki Düşüncelerim



Günümüz Finlandiya’sının refah düzeyinden neredeyse hepimiz haberdarız. Peki, ama bu seviyeye nasıl erişebildiler, hem de bebekleri hastalanan ailelere gönderilen doktorlara, aileler: “Bebeğimizi tedavi etmeyin, en azından bir boğaz daha eksilir,” diyorlarken?

Düşünün ki bir ülke yıllarca komşusu tarafından işgal altında; tüm memuriyetler, askeri komuta makamları, hukuk makamları ve dahası İsveçli ailelerin bir baltaya sap olamamış zevk ile sefa peşindeki beceriksiz çocuklarının yönetiminde. Bir devlet nasıl tüm karar, yönetim ve savunma mercileri işgal altındayken bugünlere gelebilir? Hepsi ve daha fazlası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tavsiye ettiği kitapların başını çeken Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinde yer alıyor.

Finlandiya bir bataklıklar ülkesidir; toprağında her istediğinizi yetiştiremezsiniz. İklimi sert, ayazı çarpıcıdır; Finlandiya’ya yaptığım gezi sırasında ilkbahar aylarında dahi dört, beş kat giyinmeden burnumu dışarıya çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak isterim.

Bunca zorluğun, işgalin ve imkânsızlığın içerisinde bir adam ortaya çıkıyor: “Nüfusumuz az da olsa, askeri gücümüz çok yetersiz de kalsa; komşularımızı ve diğer büyük ülkeleri medeniyetimiz ile gerimizde bırakacağız,” diyor. Neredeyse bizim için Atatürk ne ise, Finler için de Snelman aynı manaya erişiyor. Snelman, ilk iş olarak yaptığı konferanslar ve halk içerisindeki bireysel konuşmalar ile kendisini bilgi birikimiyle öne çıkarmış aydınları çevresine toplar. Kilise ve halk arasındaki buzları çözer, giderek artan inançsızlığın ve din adamlarına olan dik bakışın önüne yalnızca kurduğu cümlelerle geçer. Derken Rus boyunduruğu altına girmiş olan Finlandiya’nın önemli kademelerindeki işe yaramaz İsveç evlatlarının yerine kendisini halka mâl etmiş Finlilerin atanmasını sağlar. Daha önceden pislik yuvası olarak görülen, küfürden başka bir şeyin yükselmediği kışlaları; hayta Fin evlatlarının adam edildiği, eğitilip aydınlatıldığı bir mekân haline getirir.

Düşün sayın okur, memleketin her bir yanından gelen binlerce genç adam askeriyede bilinçlendiriliyor, örnek gençler haline getirilip daha önceden insan gibi yaşam sürdürülemeyen köylerine geri dönüp en ücra köşelerdeki karanlık içinde kalmış kulübelere dahi ışık götürüyor. Halkın eğitilmesinin bundan daha işlevsel bir yolunu daha görebiliyor musunuz? Çok zekice!

Yetmiyor, bozulmuş toplumdaki aksaklıkların nedeninin ailede başladığını bilen Snelman, önce iğneleyici sonrasında ise yapıcı konuşmalarıyla evvela anne ve babaları eğitiyor. Öncesinde köşede oyuncaklarıyla bir arada bırakılıp külfet olmaması istenilen bu çocuklar, sonrasında birer maden olarak görülüp aileleri tarafından yavaş yavaş işlenmeye başlanıyor.

Kışla örneğinde yapılmış olan bu zekice eğitim ağının benzerleri, bu sefer de bir konferans sayesinde küçük esnafların dikkatini çekip en üst düzeyde; halktan, işçiden ve hatta işsizden patrona varana dek tüm Finlandiya’ya kazandıracak ticaret ağlarını oluşturuyor. Bu ağlar önce Fin halkının kırık yaşayışını güçlendirip sonrasında tüm Avrupa’da beğenilen ürünler ortaya çıkarıyor. Böylelikle Finlandiya kalkınmaya başlıyor ve “devletin zenginleri” Snelman sayesinde “halkın zenginleri” oluyor. Ortak paydada buluşan tüm Finlandiya halkı bir araya gelmiş yüz binlerce karınca gibi tek amaç için çalışıyor ve başarıyorlar.

Tüm bunların olacağını kitabı okumadan artık biliyorsunuz, ancak “nasıl” sorusu aklınızda canlanmış olması gerekir. Bu soruyu da ancak bu sadece birkaç sayfalık kitabı okuyarak cevaplayabilirsiniz. İnanın bana iki kere kendi elinize tutuşturduğunuz bu kitap üçüncüsünde bitmiş ve sizi üzmüş olacak, çünkü bir solukta okunacak kitaplar adlı bir liste olsaydı, bu kitap üst sıralarda yer alırdı.

Keyifli okumalar dilerim.
Saygılarımla,
Ayberk Öğredik


Çizdiğim Satırlar


Bir merceği ele alalım. Mercek öyle yapılmıştır ki belli bir alana dağılmış güneş ışıklarını bir noktada toplar. Binlerce ışının bir yere toplanmasından parlak bir nokta meydana gelir. Bu kuvvetli nokta, odun, kağıt, saman gibi şeyleri yakar; taşı, camı ve demiri ısıtır. Milletin her büyük adamı da bir mercek gibidir.

İsveç devleti de birçok devletin yaptığı yanlışa düşüyordu. En iyi memurlarını merkeze ve en güzel yerlere tayin ediyor; uzaklara ve taşralara ise yetersiz memurları gönderiyordu.


Bilir misiniz, kanunsuzluğun büyük öğretmenleri kimlerdir, diye sordu, dinleyicilere. Bu soruya kendisi şu cevabı verdi: “Bunlar, memurların ta kendisidir. Kanunu uygulamakla görevli olanlardır. Halka, kanunlara baş eğmemenin yollarını memurlar öğretir."

İstediğiniz kadar kusursuz anayasalar yapın, seçim hususunda halka istediğiniz kadar haklar tanıyın; eğer çocuklarınız, olması gerektiği gibi eğitilmezse, hayata bir hiç olarak girerse, parlamentolar ve bütün hukuk düzeni yerli yerinde olsa da sosyal hayat, yine sorunlarla dolacaktır. 

Bu kuşaktan gelen memurlar vurdumduymaz; bakanlar ise siyasi cambaz olur. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar. Okullar, yeni neslin kafasını ve kalbini kurutan, kavuran yerler olur. Basın, sokaklarda kendini satışa çıkaran, allı pullu kadınlara döner. 

Aç veya tok halk kitleleri, kendilerine yabancı olan bir şeye ve bilhassa elit kesimlere mensup kişilere karşı nefret, kıskançlık duyguları beslemeye başlar.


Bir defa düşün! Kapkaranlık büyük bir evin içinde dolaşıyorsun. Yüzlerce odanın içinde, türlü türlü şeyler var. Fakat bir gram ışık yok. El yordamıyla gidiyorsun. Elbette bir şeyler kırılır. Hem başkasının değerli eşyasını parçalar, hem de kendini yaralarsın.


Robinson (Crusoe), boş adanın orta yerinde, insan eti yiyen bir yerliyi eğitmiş; kendisine arkadaş ve yardımcı yapmış. Sizse, büyük şehirlerde, yüksek okulların, gazete yönetim yerlerinin, tiyatro ve müzelerinin duvarları dibinde durarak, milletimizin milyonlarca bireyi hakkında: “Bunlar cahil, kaba ve sarhoştur!” diye şikayet ediyorsunuz. Robinson’u gözünüzün önüne getirin. Yaşama ve insanlara karşı görevinizin ne olduğunu düşünün.


Siz, benim ruhumun kandiline yağ döktünüz.

Başkalarının topraklarını zorla alan komutanlardan, niçin bu kadar büyük bir saygıyla söz edildiğini anlayamıyorum. Büyük İskender, Anibal, Sezar, Şarlman, Napoleon ve daha bunlar gibi binlerce komutan, yabancıların topraklarını yağma etmekten başka ne yapmıştır?

Her zaman ve her yerde halk için şunlar söylenmiştir: “Millet sarhoş ve tembeldir, çalışmak istemez, kabadır, açgözlüdür, zalimdir.” Bir de bunun tersine şu söylenir: “Halk, bütün büyüklüğünü, sabır ve tahammülde göstermektedir. Aç kalır, soğuktan donar, pislik içinde yaşar fakat şikayet etmez, bunlara katlanır.”

Zamanında bina inşa edilirken zemin sağlam olmadığından; yere kalın tahta kazıklar çaılır, kalın taş duvarları bu kazıkların üzerine örerlermiş. O zamanki anlayışa göre bu temelin yeter derecede sağlam olduğunu düşünmüşler. Gerçekten de Moskova Devlet Tiyatrosu binası, bu durumu ile uzun yıllar dayanmış. Fakat aradan seneler geçtikçe yer altındaki kalın ahşap direkler çürüdüğünden temel kaymaya başlamış ve sonunda binanın duvarlarında çatlaklar meydana gelmiş. Mühendisler de binayı yıkmak yerine, temeli kazıp binanın altına kazıklar yerine, sağlam granit taşlar yerleştirmişler. Böylece eski bina, sağlam temeller üzerinde durmaya başlamış. 

Devletlerin tarihi ve milletlerin hayatı da, Moskova’daki Devlet Tiyatrosu binasına benzer. Devlet düzeninin eski temelleri, milletleri idare etmenin eski şekilleri, o zamanlar için her ne kadar yeterli görülmüş ise de bu temeller, bu eski yönetim tarzları, artık zayıf ve yersizdir.


Kitaptaki Bilmediğim Kelimeler


Dülger: Yapıların kaba ağaç işlerini yapan kimse (Fa.)

Fahri: Onursal (Ar.)

Harcırah: Yolluk (Ar.)

İstidat: Yetenek (Ar.)

Kabil: Olanaklı (Ar.)

Mabet: Din, tapınak/Özel bir konuda, sevgi ve saygı ile bağlanmanın ortaya konulduğu yer. (Ar.)

Mukaddes: Kutsal (Ar.)

Nazariye: Kuram (Ar.)

Skolastik: Orta Çağ yöntemlerine uygun, eski. (Fr.)

Şadırvan: Genellikle cami avlularında bulunan, çevresindeki musluklardan ve ortasındaki fıskiyeden su akan, üzeri kubbeli veya açık havuz. (Fa.)

Takdis: Kutsal sayma, kutsama. (Ar.)

Yapağı: İlkbaharda kırkılan koyun tüyü, yapak.

Yortu: Hz. İsa’nın yaşamını, ölümünü, dirilişini ve azizlerini yaşamlarına yansımış olan erdemlerini anmak üzere kilisenin belirlediği kutsal günler. (Rumca)

2 Ekim 2018 Salı

Kalemimden Eksilenler


Yazıp da paylaşmaya değer bulduğum cümlelerimi, burada güncel olarak yazılarımın en üstüne ekleyerek paylaşacağım. Takip edenlere keyifli okumalar dilerim.



Papatyalar mevsimsiz açıp koparılmadan kokar; 
Geçtiğin şükran duyumsanan caddenin parelerini yarıp fışkırdığı asfaltının içinden yeşillenir bahar, bloklarca beton ormanlarının arasından. 
Ayaklarının oyalandığı yere düşürdüğün cemrenin aksine, 
Yakarken buz kestiren buğz eden bakışların, 
Doğanın lütfettiği varoluş amacını sayıp hiçe yalnız beni örseler.


Güzel gülümseyen yüzlerdeki gamzeler belki de birkaç mayından geriye kalanlardır, ne dersin?


Soğuk altında titreyerek içtiğiniz sigaralarla anımsadığınız hiç yaşanmamış hatıralar kimse tarafından hatırlanmayacak...


The person conceals at least one photo that has the story.
Kişi hikayesi olan en az bir fotoğrafı saklar.


Karşısında delik bir tişörtle, ne bileyim hipo lekeli bir eşofmanla oturabileceğimiz insanlar gerek.


Mutlu anlarım kadar, mutsuz anlarıma da özlemle bakarım aslen. Beni, ben etmiş olan içimde BİR ettiğim birçok Ayberk'tir, evvelden gelmiş. Bilirim ki onu BİR etmiş parçalar kahkaha attığı anlardan çok, yüzünü astıklarıdır; dem iken çöktüren, hamken pişiren, söz iken susturan...


İstiyorum, insanlardan çok, alfabeler öğrenmek.
İstiyorum işte, göründüğü gibi olanları, ne zaman bakarsan bak yerinde kalanları.
İstiyorum, duru gerçekleri, mecazsız anlamları.
İstiyorum, hesapsız, kitapsız, yanılgısız bir yaşam.


Bıçak bilendikçe incelir, inceldikçe sivrilir; yok olmasını bekleyen kem gözlere bıçak iken şişleşir.


Onlar ölsün istiyorlar, biz yaşatmak.
Yıkıl istiyorlar, kalsa da bir basamak.
Kalayladıkları metal pas tutmuş...
Onlar ölsün istiyorlar, biz yaşatmak.


Birinin sizi sevmemesinden daha kötü ne olabilir, diye düşünebilirsiniz; birinin sizin sevginizden ölesiye korkması, diye cevap verebilirim. İnsanlar korkuyor, gerçek sevgiden korkuyorlar. Hala anlayamadınız mı?


Beyhude kelimesi bünyesinde birçok cümleyi barındırmıyor mu, sizce de?


Karşılaşacağınız her şey bir yin-yang'tan ibarettir aslında. Yıllarınızı çalan o duygu, bünyesindekilerle geleceğinizi sağlam temellere oturtup ölene kadar sizi rahata kavuşturabiliyor. Aynı gülümseme hem her şeyinizi alıp hem de hayal edemeyeceğiniz şeyleri size kazandırabiliyor.

Tamam, Polyanna'cılık oynamak her halukarda mantıksız ancak yaşadığınız her felaket size kuvvet, dayanıklılık, umut verip mucizeler yaratmanıza sebep olabiliyor. Dostlar, her şey insanın kendi ellerinde, gerçekten böyle. İçinizdeki potansiyeli çektiğiniz acılar ortaya çıkarıyor.

Bu yüzden topu kaybetmiş bir futbolcunun oyuna küsmemesi gerektiği gibi mücadelenizi yarım bırakmayın, gol atma şansınız maç süresince yani hayatınız boyunca var. Her şey cesaretinize, yani yılmadan attığınız deparlarınıza bağlı. Unutmayın, hayat cesurları sever.


Mutluluk denen kavram, matruşkalar gibidir, iç içe mutluluklar serisi; tabii en küçüğü kırık olanından.


Dilenin saf bi' sevgi, vermeyi bilemeden içinize dönük.
Fark edemediğiniz, sevgisiz neye bakılsa kısır bi' döngü. 


Bahane üretkenlerinin kaçınılmaz akıbeti hayat tarafından geçiştirilmektir.


Ya geç başladım, ya eksiklerle eksilerden, çizginin gerisinden.
Ardında bırakana gülümsemek hakkım, ipi göğüsleyip çizginin ötesinden.


Yolum hep taşlıydı ve de hep rampalı. Aştım soluksuz yukar'dan bakanı yuvarlayan bayırı. Yerim taşraydı, unutmadım ki bu zoru kolayladı.


Yukarıdan baktığın yer bi' terazinin kolu.


Bir kasabada, bir metropolde, kim bilir belki yıllarca yüzdüğün bir denizin kıyısında karşına çıkacak ve her yerde yanında taşıyacaksın.


Umut, acıdan daha fazla keder barındırıyor bünyesinde.


Asıl problem, insanların kendisine dışarıdan bakamıyor olması. Benim problemimse içeriden sürekli içime bakıyor olmam.


Beni, neye inanıp neye inanmadığınız değil; ne düşündüğünüz ilgilendiriyor. Ne biliyorsunuz zannetmekten öte?


Bu dünyanın cenneti insanlardan uzakta.
Ancak denize yakın.


Sizi, kendinize övmedikçe kimseyi yüceltmiyorsunuz.


Geçtik o zamanları, dünlerde mahzunduk; mahsustuk yıllarca, bir şiirle kurtulduk.


Gece esvedden ise baştan sona, sonun başlangıcında pür-i pak sabah var.
Kim zift edip düşürdüyse gönül sayfamı, daha ak seyre kalkışım var.


İnsan, zihninde tekrar edenlerin yankısıdır.


Bazen bir cümle yazıyorum ve okuduğumda; ileride yazacağım romanın bir bölümünün bitiş cümlesi olduğunu düşündürüyor.


Size çiçek açana sıcaklık farkınızdan çöle döndü sevdalarınız.


Yaptığımı ödeşmek olarak nitelendirmeyin. Karşımdakine empatiyi öğretiyorum.


Tavşan, dağa içmiş dağın haberi yok.

24 Mart 2018 Cumartesi

Victor Hugo - Notre Dame'ın Kamburu

NOTRE DAME'IN KAMBURU

(NOTRE DAME DE PARIS)




Kitap Hakkındaki Düşüncelerim


Usta bir yazar olan Victor Hugo'nun 19. yüzyılında Paris şehir planlamacıları Notre Dame Katedrali'nin bakımsızlığından dolayı katedrali yıkmak istemişlerdir. Bunun üzerine halkın ilgisini çekmek ve katedralin yenilenmesini sağlamak amacıyla ünlü Fransız yazar, bu eserinde Paris'in her bucağını ve tabii ki Notre Dame Katedrali'ni uzun uzadıya, ancak gayet güzelce yazılmış betimlemelerle anlatmıştır. 

Roman, kilise zangocu olan doğuştan çarpık, çirkin, kambur ve engelli bir vücuda sahip Quasimodo ile onu daha bir çocukken evlat edinmiş Fransa'nın ruhâni lideri Claude Frollo'nun çingene kızı Esmeralda'ya olan aşkını anlatır.

XI. Louis'in hüküm sürdüğü Fransa'nın 15. yüzyıldaki yaşamını anlatan roman bünyesinde zamanının çingenelere varana dek toplumun tüm sınıflarına yer vermiş. Kraliyetin, ruhani yöneticilerin ve askeri sınıfın mensubu karakterlerin kişilikleriyle halkı, Quasimodo'yu ve çingene kızı Esmeralda'yı sefalete mahkum bırakmasıyla Victor Hugo; gücün, yetkinin kötüye kullanılabileceğini ve sınıflar üzerinde yaratacağı baskıyı güzelce eleştirmiş.

Quasimodo, yukarıda da betimlediğim gibi kötü fiziğe sahip bir zangoç; Claude Frollo, bakir kalması gereken ama Esmeralda'ya tutulmuş bir başrahip; Yüzbaşı Phoebus, üniformasını yakışıklılığıyla dolduran gözü yükseklerde ancak günlük zevklerden ve güzelliklerden kendini almak istemeyen bir rütbeli; Esmeralda ise küçük keçisiyle birlikte bu hengamenin içerisindeki en güzel şeydir. 

Eğer kitabın kapağını açıp sayfaları çevirirseniz kendinizi; bir çirkinin umutsuz aşkını, bakir kalması gereken bir dini liderin aşk diye nitelendirdiği sapkınlığının yıktığı tüm prensiplerini, rütbesinin de karizmasıyla çok canlar yakan bir yüzbaşının ve tüm saflığıyla çingeneliğe mahkum edilip büyücü diye ifşalanan güzeller güzeli, hiçbir şeyden habersiz, büyü adına yalnızca tertemiz bir aşka kapılmış Esmeralda'nın ruhlarında yaşayacakları değişimleri dahi hissedeceğiniz bir romanın ortasında bulacaksınız.

Keyifli okumalar dilerim. 



Altını Çizdiğim Satırlar


+ Çok oldu mu buraya geleli?
─  Şeytanın da yardımıyla dört saat oluyor. Bunu cehennemdeki cezamdan indirirler umarım!

Bir tek gözlü, bir körden daha çok kusurludur. Çünkü eksiğinin ne olduğundan haberi olur.

Bak, bunun bedeni, diğerinin ruhu gibi!

Manou buna ilişkin şeyler söylüyor: Kadınlar nerede saygın iseler, orada sevinirler tanrılar; nerede kötü davranışla karşılaşırlarsa, Orada Tanrı'ya dua etmenin anlamı yoktur.

Güneş herkesindir, geceyi neden bana veriyorlar?

İnsan kötülük yaptığında, bütün kötülükleri yapmalı, sonuna kadar gitmeli. Vahşette bile dengede kalmak akıllıca değildir hiç.

Ah! Eğer isteseydin! Çok mutlu olabilirdik! Kaçardık - seni kaçırırdım başka bir yerlere giderdik, dünyada en çok güneşin, en çok ağacın, gökyüzünün en çok mavi olduğu yeri arardık. Sevişirdik, ruhlarımız birbirine karışırdı, birbirimize bitimsiz bir susuzluk duyardık; ikimiz o tükenmez aşk kaynağından doya doya içerdik.

Cehennemin karnından sesler yükseliyordu ve benim sesimi uzaktan işittiniz. Beni denizin ortasında diplere fırlattınız, etrafımı sular sarıyordu.

Çam,
Kavak kadar güzel değildir genç kız. Çünkü kış olunca dökmez yaprağını.
Anlamsız bütün bunlar, değil mi ama? Çirkine hayat hakkı yok; güzellik güzellikten yanadır, Nisan arkasını döner Ocak ayına.
Kusursuzdur güzellik,
Her şey gelir güzelliğin elinden. Bütünlüğü olan tek şey güzelliktir. Kuğu gündüzleri uçar hep, Baykuşlarsa geceleri.

Gazım bitti, fitilim yanıyor sadece.

Her gerekçeyle vergi alan, haraç kesen, halkımızın arasında kendi adaletleri, kendi cellatları olan bu adamlar kimdir? Tıpkı gördüğü çeşme sayısı kadar tanrısı olduğunun sanan Yunanlılar, gördüğü yıldızlar sayısınca tanrısı olduğunu sanan Persler gibi Fransız'ın da gördüğü darağacı kadar kralı var.

Babam Yedinci Charles gerçeğin hastalandığını söylerdi. Bense gerçeğin öldüğünü ve günahlarını çıkaracak rahip bulamadığını sanıyordum.


Anlamını Öğrendiğim Kelimeler


Pek yakında güncelleyeceğim.

12 Kasım 2017 Pazar

Soner Yalçın - Galat-ı Meşhur

Galat-ı Meşhur

Kitap Hakkındaki Düşüncelerim

Bu eser “meşhur hataların” doğru bilinen yanlışların ve bilinmesi gereken doğruların yazılı olduğu eserdir. Ortadoğu’da, Türkiye’de dönen olayların kişiler üzerinden değil, ancak ekonomik unsurlar üzerinden değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılacak gerçekliklerin yazılı olduğu eserdir.

Eserde Ermeni Soykırımı yalanını, Suriye karşıtı ülkelerin icraatlarını, Türkiye içerisindeki kendilerini milliyetçi olarak nitelendirilen güruhun nasıl dış kuvvetler tarafından yönlendirilerek kullanıldığını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne gibi yanlışlar yaptığını, çatı adayı Ekmeleddin’in aslında kim olduğunu, günümüz yanlışlarını yapanların benzerlerinin ve başlarına nelerin geldiğini, Türkiye’nin GAP projesinde nasıl milyonlarca Lira zarar ettirildiğini, Türkiye'ye zarar veren her kim varsa verdikleri zarar oranında ödüllendirildiklerini, Türkiye içerisinde görev almış hangi ajanların ne yaptığını ve bu kişiler üzerinden Türkiye'de hangi oyunların, nasıl oynandığını okuyabileceksiniz.

Kitapla ilgili bir fikriniz olması açısından önemli addettiğim, altını çizdiğim cümlelerin arasından seçimler yaparak(çünkü çok fazla önemli metin var) “altını çizdiğim satırları” alt başlığında paylaştım. Okumanızı şiddetle öneriyorum. Bırakın geçmişi, yakın tarihini bilemeyen hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, gelecekte ne yapacağını bilemez ve “kandırılıp” durur.

Kitabı ücretsiz olarak çevrim içi(PDF) okuyabilmek için Tıklayınız.

Altını Çizdiğim Satırlar


Nasyonal “Sosyalist” Alman İşçi Partisi. Hitler, Almanya’da esen “sosyalist” rüzgârdan etkilenen insanları partisine kazanmak için bu adı özellikle seçti. Tıpkı AKP’nin “adalet” adını kullanması gibi.


Adında “milliyetçi” kavramı bulunan parti, bugüne kadar, ulusal pazarını korumak için ne “hareket” yaptı?

Örneğin… Özelleştirme adı altında ülkenin değerleri peşkeş çekilirken hiç sesini duydunuz mu?

Oysa milliyetçiliğin terminolojik anlamı net: “Ulusal pazarını/piyasanı korumak.”


Halkçı olmayan; ne milliyetçidir, ne solcu…


İnsanlık tarihinde büyük dönüşümler sandıkla olmamıştır. İnsanlık tarihinde büyük dönüşümler yozlaşmış meclislere karşı durularak gerçekleşmiştir.


Demokrasi amaç değildir. Demokrasi araçtır. Temel amaç özgürlüklerdir.
Demokrasi, nihai hedef değildir; sadece özgürleşmenin aracıdır. Nihai hedef, özgürlüktür.

Bizim gibi ülkelerde “araç” kitlelere, “amaç” diye yutturuluyor.
Kimi darbe özgürlükleri getiriyor; kimi sandık özgürlükleri yok ediyor.
Mesele siyasal sistemin biçimine değil, özüne bakmak; hangisi özgürlük sağlıyor?

Demokrasi sandık fetişizmine dönüştürüldü ve bu Türkiye’yi gericileştirdi.


Dış yüzeyleriyle/imajlarıyla yaşayan içi boş insanlar dönemindeyiz. Her şeyden az bilen insanlar dönemindeyiz.
  

Otoriter diktatörlükte meclis dekoratiftir…

Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar, Yunanistan’da Metaxas, Yugoslavya’da Dragas Cuetovic gibi faşistlere “Milli irade desteklemiştir,” diye saygı mı duyacağız? Böyle halk egemenliği olur mu?

Günümüzü geçmişle ve şahıslarla karşılaştırın.


Kimse görmüyor mu; cahillik etrafımızı sarmış durumda!
Şu meydanın haline bakın…
Edebiyatın, sinemanın, müziğin haline bakın…
Nereye baksanız vasatlık, kalitesizlik, bayağılık…


William de Kooning,
Soyut ekspresyonist kadın serisi tabloları meşhurdur. “Amerikalıların %70’i aptal,” demiş.


Günter Grass,
Teneke Trampet eseri ile Nobel ödülü almıştır. “Almanların %80’i aptal,” demiş.


Aziz Nesin,
“Türk halkının %60’ı aptaldır,” dedi ama %92 demek istedi, dili varmadı. Çünkü 82 Referandumu’na %92 oy veren bir halk vardı(Kenan Evren’e).


Bazen; soru, aslında yanıttır.


Eleştirmek ile şikâyet etmek arasında fark vardır. Eleştireceğiz ama bunu, arayıp bularak yarını inşa etmek için yapacağız.


Çığlıkta ahenk aranmaz.


İnsan; söylediği değil, yaptığı şeydir.


Bilgilenmenin, kültürün, öğrenmenin, aydınlanmanın gerçek silah/savaş olduğunun farkına varılmalı.


Ruzi Nazar,
Liseden sonra Komünist Parti’de yer alıp Kızıl Ordu’ya katıldı, Nazi Almanya’sına esir düştü. Anti-komünist oldu, CIA ajanı oldu, Türkiye’de 11 yıl görev yaptı.

Türk milliyetçiliğinin esaslarını kökten değiştirerek, milliyetçileri anti-komünist çizgiye getirerek kardeşi kardeşe kırdıran darbe planlayıcısı oldu.

Yine bu adam, Afganistan’daki CIA operasyonunun kilit adamı…

Sovyetler Birliği Dağıldıktan sonra CIA’nın Türki Cumhuriyetlere hakimiyet için kullandığı en değerli eleman.

98 yaşında 30 Nisan 2015’te öldü. Fethiye/Foça’da mahallesindeki Alevi mezarlığına oğlu tarafından gizlice gömüldü. Cenaze törenine aile dostları olan Alparslan Türkeş’in çocukları hatta kızı Sylvia(Zülfiye) Nazar bile çağırılmadı.

Peki ya kimdir Sylvia Nazar?

Nobel ödüllü matematikçi John Nash’in hayatını yazdığı kitap, filme uyarlanmış, Oscar kazanmış ve ülkemizde “Akıl Oyunları” adıyla gösterilmişti. Keza “gazeteci” de olan Sylvia Nazar, bu kitabıyla dünyanın en önemli gazetecilik ödüllerinden Pulitzer’e aday gösterilmişti.


Murat Bayrak bilmecesi çözülmeden, 12 Eylül öncesi ve sonrası anlaşılamaz.
-Uğur Mumcu.

Murat Bayrak,
13. SS Waffen Dağ Tümeni’nde görev yaptı. Sosyalistlerle mücadele etti.
Naziler kaybedip de Yugoslavya sosyalist olunca Türkiye’ye kaçtı. Yugoslavya’da kalsa kurşuna dizilecek olan Bayrak, nasıldır bilinmez Türkiye’de kısa sürede tül fabrikası sahibi olacak kadar zenginliğe kavuştu!

60’lı yılların sonunda “ülkücü komandoları” finanse edenlerden biriydi.
1973 seçimlerinde Adalet Partisi’nden Çanakkale Milletvekili Adayı oldu.
Bayrak, camilere tül yardımı yaparak milletvekili seçildi.

Ne diyor çokbilmişler: “12 Eylül, terörü bitirmek için yapıldı!”
Terörü yaratan onlardı oysa!


İkiz Sözleşmeler:
Türkiye’nin, ayrı devlet kurma hakkı dâhil azınlık haklarının tanınması,
Devlet Bahçeli’nin özerkliğe çok sert çıkışıp; 99 yılında AB’ye girebilmek için azınlıkların özerklik kazanabileceği yasaları meclisten 5 günde geçirtmesi.


Devlet Bahçeli’nin ve yeğenlerinin Ermeni, kütüğündeki akrabaların Hristiyan olması.


İsmail Hakkı Olcay Ünver,
ODTÜ’den 1979’da inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Ankara Belediyesi’nde kanalizasyon inşaatında çalışırken, ODTÜ’de master yaptı.

NATO bursuyla ABD’ye gidip Teksas Üniversitesi’nde doktora yaptı. Su uzmanı oldu! Bir devlet kurumu olan aşağı Colorado Nehri Kurumu’nda çalıştı. Abd’de faaliyet alanı sulama olan Irrısco şirketine danışmanlık yaptı.

Türkiye’ye dönünce Güneydoğu Anadolu Projesi’nin(GAP) başına getirildi. GAP’ta yanlış sulama yapıp BM’nin Dünya Su Değerlendirme Programı(WWAP) koordinatörlüğüne getirildi.


Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp,
GAP projesinin AB-İsrail ve ABD tarafından engellendiğini görüp durumu düzeltmek için yasalar çıkartmaya çalışıp -tek desteği Bülent Ecevit’ten aldı- Koalisyon zamanı kurulan Bakanlar Kurulu tarafından engellenmesi sonucu MHP’den “Yapmak istediğim her şey Bakanlar Kurulu’nda engellendi,” diyerek istifa etti.


Asıl hükmü yargı değil, tarih verir!


Bu ülkede “organik yapı” var; isimler değişse de koltuklarda aslında hep aynı isimler oturuyor.


Ekmeleddin kimdir?
Vehhabiliği benimsemiş Muhammet bin Suud’un oğlu Abdulaziz bin Muhammet babasının ölümü ardından, babasının bıraktığı yerden, eniştesi Abdülvehhab ile birlikte Osmanlı’ya karşı savaşa devam etti.(Osmanlı-Rusya Savaşı zamanları)
Topraklarını Kuveyt’in doğusundan Umman sınırına kadar genişletti; Şam, Bağdat sınırına kadar dayandı. 13 Mayıs 1802’de Kerbela’yı ele geçirip Hz.Hüseyin’in türbesini yağmaladılar. İki bin Şii’yi katlettiler. Abdülaziz, 4 Ekim 1805’te Kerbela’nın intikamını almak isteyen bir Şii tarafından öldürüldü.

Öldürülen babası yerine geçen Abdullah bin Suud ve dört oğlu yakalanarak İstanbul’a gönderildi. Şeyhülislamın fetvasıyla başları kesilerek Boğaz’ın sılarına atıldı. İstanbul’da üç gün bayram yapıldı.

19.YY başlarında bitirilen Vehhabi-Suudi hareketi, 19.YY sonlarında yeniden diriltildi ve bunu yapan İngilizlerdi.

Abdülaziz el-Suud Osmanlı’dan Kuveyt sürgünündeyken toprak satın aldı. Yurduna geri döndü! Sonra İngilizlerle anlaşarak Osmanlı ordusuna savaş açtı.
Sonuçta… Suudi Arabistan Krallığı kuruldu. Başkenti ilk ele geçirdikleri Riyad oldu.

İslam Kalkınma Bankası’nda görev yapan Abdullah Gül, Ekmeleddin’i önerdi.

Ekmeleddin 10 yıl İslam Konferansı Örgütü(İKÖ) Genel Sekreterliği yaptı. İKÖ, Suudi Arabistan kontrolünde dolayısıyla Amerika gölgesindedir.

Türkiye neden İKÖ’ye üye olamadı, çünkü anayasamızın ilk 3 maddesi buna engeldi! Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletiydi.

12 Eylül darbesi ülkeyi dincileştirdi. Kenan Evren, 1984’te İKÖ başkan yardımcılığına, İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi(İSEDAK) başkanlığına getirildi.

İstanbul’da İKÖ’nün yeni kuruluşu olan, İKÖ’ye bağlı “İslam Tarihi ve Kültürü Araştırma Merkezi” kuruldu. Anayasaya aykırı olmasına rağmen bu kurumun kurulmasını sağlayan kişi Ekmeleddin idi.

Ekmeleddin’in babası Mehmet İhsan Efendi TBMM 1. Dönem milletvekili iken Çapanoğlu ayaklanmasında rolü olduğu ortaya çıkınca görevinden atıldı. Mısır’a kaçan Mehmet İhsan Efendi, Kılıçdaroğlu’nun “akıl hocası” Taha Akyol’un amcasıydı.

Ekmel de Abdullah Gül gibi Exeter Üniversitesi’nde bulundu.


Kılıçdaroğlu neye karşıydı?
Salt bir Erdoğan’a mı, yoksa uyguladığı siyasi, ekonomik, kültürel politikalarına mı? “Erdoğan gitsin ve politikaları devam etsin,” diyorsa, evet adayı Ekmel Bey doğru seçimdi!


Akıl fukara olunca, fikir ukala olur.


Kendisi için özgür düşünen, yeryüzündeki bütün özgürlükleri onurlandırmış olur.


İstatistik, cehaletin matematiksel teorisidir.


Olayları, ekonomik temelli düşünceyle anlama-analiz etme yöntemi solculukla özdeşleştirildiği için, iki sakallı(Marks ve Engels) bizim üniversitelerimize hiç sokulmadı.


Paris Saldırısı
Bugün 22 Afrika ülkesinin resmi dili Fransızca!

Ayrıca resmi dili olmayıp da idari dilde Fransızca kullanan Cezayir, Fas, Tunus gibi ülkeler var. Fransa’nın eski sömürgesi olan 14 Afrika ülkesinden hala “koloni vergisi” aldığını biliyor muydunuz?

Bu ülkelerin yıllık gelirinin yüzde 85’i her yıl Fransa Merkez Bankası’nda toplanıyor. Kalan yüzde 15’i ile ekonomisini yürütmeye çalışan bu 14 Afrika ülkesi, mali sıkıntı yaşadıkları taktirde, Fransa Merkez Bankası’na yatırdıkları kendi paralarını borç olarak alıyor! Bu da kısıtlı; Fransa’ya verdikleri paradan en fazla yüzde 20 oranında borç alabiliyorlar.

Fransa, kırmızı bültenle aranan Zübeyir Aydan adlı PKK mensubunu Paris saldırısından bir gün önce Ulusal Mecliste ağırladı.


ABD dışişleri Bakanlığı ve İngiltere hükümeti 2013-2014 yılında Beşar Esad yönetimine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu’na(ÖSO) birçok Toyota marka araç tahsis etti.(Kamyonet, neredeyse her Suriye çatışma videosunda görebilirsiniz.)


Ortadoğu satranç tahtasıdır. Tek bir hamleye bakarak oyunu okuyamazsınız; birçok hamleyi görmek zorundasınız.


Mezhep çatışması denilen iktidar/hakimiyet, ekonomik paylaşım kavgasıdır.


Beşar Esad, sünni düşmanı değildir, çünkü bir sünni olan Esma ile evli.


William L. Laurence,
Gazetecilik Pulitzer ödülünü ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının(küçük ve büyük adam) radyoaktif madde yüklü olmadığını söyleyerek kazanmıştır.


Ahmet Altan,
Askeri sistemi neredeyse Suudi Arabistan’daki gibi yapıp Türk ordusunu ABD’nin kucağına oturtmak niyetindeki casus köpeğin tekidir.


Hrant Dink,
Fransa’da çıkartılacak “soykırım yasasına” karşı çıktı.

Örneğin, soykırım reddini cezalandıran yasa için “saçmalık,” dedi.

Hrant Dink, Anti-Emperyalistti.

Hrant Dink, Malatya’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları oyunu ne ise bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeniler onlara güvendi; kendilerini Osmanlı’dan ayıracaklarını sandılar ama yanıldılar.

Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar, çekip gittiler. Bu topraklarda kardeşi kardeşle kan içinde bıraktılar. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey; Amerika geldi, Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti oluşturmak üzere…

Amerika bu; gelir, kendi hesabını yapar, işini yapar ve iş bittiğinde çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları kendi didişmesi içinde bırakır.


Onlara göre her şey satılabilirdi, yeter ki alıcısı olsun! Satışa önce kendilerinden başladılar.


Yaşamdaki en büyük sanat; insanın kendi olarak kalabilmesidir.

Ermeni Soykırımı 
Ermeniler ile Türkler arasındaki ilişki 1971’de Malazgirt Savaşı’yla başladı. Ermenileri, Bizans zulmünden Türkler kurtardı. Melikşah, Ermeni kralı Kivrike’nin kızıyla evlendi.


Savaş zamanında tehcir edilen 428 bin 759 Ermeni’den 56 bin 610’u iskân bölgesine ulaşamadı. Bunlardan sayısı 25 ile 30 bin arasında olan Ermeniler tifo, dizanteri gibi hastalıklardan; 5 bin Ermeni Dersim bölgesinde öldü. 

Katledilenlerin toplam sayısı 9-10 bindi; 1 milyon, 1,5 milyon değil.

Rus Kafkas ordusuna katılan Ermenilerin oluşturduğu ve başlarında Andronik adlı komutan olan lejyon(birlik) Tatvan’da 28 Türk çocuğunu öldürmüş ve kesintisiz olarak tecavüz vakaları gerçekleştirmişlerdir.(Erzulumlu Karekin Pastırmacıyan’ın yazdıklarına göre.)

Çanakkale cephesinde savaş sürerken yaklaşık 4500 adet ateşli silah Hançak ve Taşnak komiteleri kapatılırken yapılan baskınlarda ele geçirildi.

Bu Komitelerdeki şahıslar öldürülmedi, daha sonra yargılanmak üzere Anadolu’ya gönderildiler. Amaçları belliydi; Çanakkale geçilseydi isyana başlayacaklardı.

Oysaki Osmanlı 1826 Yunan isyanından sonra Ermenilere Millet-i Sadıka demişti.

Rus-Kafkas ordusunun askeri mahkemelerinde birçok Ermeni çeteci, Müslüman nüfusa yönelik katliam ve yağmak yapmak suçundan yargılanıp idama mahkum edildi.

Başka bir devlet olsaydı tehcirden başka ne yapardı?

İngilizler, düşmana katılmayı düşünmeyen, sadece geçmişteki bağımsızlığını geri talep eden İrlanda’yı bile daha dün ateş ve kanla dize getirdi.
Gerçekler ortadayken hala soykırım diyorlar.


Fransa’da “Yahudilere Ölüm!” anlamına gelen “Mort Aux Juifs” adlı bir köy bulunmakta.


Agap Bey, 1934’te Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını öneren kişidir.